21 Ocak 2009 Çarşamba
Okurcan? O da kim??
Ama... (hakkımda ortaya atılan asılsız iddialara girmicem) (aa havayi fişek neyse çok dandikler öhömm...)
Burda canımı sıkan bi olay daha doğrusu bi kavram var, başlıktan da belli olacağı gibi "Okurcan" kavramı beni rahatsız ediyo...
Kim bu okurcan sorusu kafamı kurcalıyo ister istemez...
Buyrun burayada yaziyim herkesin kafasını kurcalasın (ki zaten kurcalıyodur bence)
KİM BU OKURCAN
WHO IS THIS OKURCAN
QUI EST CE OKURCAN
WER IST DIESER OKURCAN (ja ich bin şayze)
kurcaladı dimi??
Aslında bu yazı yapıcı bi eleştiri niteliğinde de olabilir biraz zorlarsan
Burdan sevgili "Okurcan"larımıza seslenmen istiyorum gösterin kaç kişi olduğunuzu pasif değil aktif okurcan olun benim gibi olmayın mahavisu fermiyum angie gibi falan olun konuşun tartışın hoplayın zıplayın dans edin (gerçi bunun pek bi yararı olmaz bize ama) napın edin ama varlığınızı gösterin. Yoksa benim gibi sizlerin hayali kahramanlar olduğunuzu düşünen yazar sayımız çoğalcak ki bu da istemediğimiz (istemediğiniz) bişey dimi??
Haydi gösterin kaç kişi olduğunuzu ama bizkackisiyiz.com'a girerek değil olduğunuz yerde bu yazıya veya tercihen daha anlamlı olan bi yazıya yorum yazın bişeyler yapın gösterin kaç kişi olduğunuzu!!!!
SEVGİLER SAYGILAR...
19 Ocak 2009 Pazartesi
Milliyetçiliğin Kurşunları
Aynı çocuk daha sonra ilkokula başlar. Okuma yazmayı öğrenir, ancak gazeteler onun için fazla karmaşık ve anlaşılmaz olduğu için hala dünyayı bir çiçek tarhı zannetmektedir. Adı Hayat Bilgisi olan masum bir derste, trafik kurallarını, aile fertlerini, bitkileri, hayvanları öğrenir. Evet, ölümden de haberdardır, savaşın vahimliğini bilmektedir; nasılsa bu çocuğa Kurtuluş Savaşı da anlatılmaktadır. Zaten aynı çocuk birkaç sene sonra Sarı Zeybek’i izlediğinde gözyaşlarına boğulan milyonlarca ufaklıktan biri de olacaktır.
Büyüdükçe gözleri açılan bu çocuk, dünyanın suluboyalarla boyanmadığını anladığında hayal kırıklığına uğramayacak mıdır? “Peki, ama neden öldürmüşler o kadar insanı? Neden yapmışlar bunu?” diye anne babasına yönelteceği sayısız sorunun cevabının aslında olmadığını anladığında; dünyanın ne kadar saçma bir düzenle işlediğini, ne kadar adaletsiz olduğunu fark ettiğinde birini suçlamak istemeyecek midir?
Evet, bahsettiğimiz bu çocuk etrafında olan biteni sorgulamayı başarabilir. Peki diğerleri ne olacak? Bir başka çocuğa Rum komşusunun seviyesiz, Kürt komşusunun değersiz, Ermeni komşusunun ahlaksız olduğu söylendiğinde, ne düşünecek? Hayata dair aslında hiçbir şey öğretmeyen Hayat Bilgisi kitaplarında sadece laftan ibaret olan eşitlik, özgürlük, adalet, kardeşlik, barış gibi kavramları nasıl uygulayacak? Çevresindekiler tarafından, ona kendisinin başkalarından üstün olduğu inandırılmışken, o çocuk nasıl saygı duyacak? Nasıl hoşgörüyle yaklaşabilecek? Nasıl değer verecek?
Bu çocuk daha da büyüyüp adam olduğunda, belki de kendine Atatürkçü diyecek. O’nun ilkelerine ne kadar bağlı olduğunu, O’nu ne kadar derinden sevdiğini saydığını söyleyecek. Bu ülkeyi Atatürkçülüğün kurtaracağını ekleyecek, ama sarf ettiği hiçbir sözün gerçek anlamını bilmeyecek.
Aynı “adam” sokakta yediği üç beş kurşunla susturulanların cenazesine katılanlara vatan haini diyecek, “Türk bayrağı ve katil” adlı gurur (!) tablosuna bakıp hiç de pişmanlık duymayacak. Aynı “adam” ecnebi, gâvur diye çağırdığı insanlarla yüzyıllardır aynı topraklarda yaşadığını, aynı havayı soluduğunu bilmeyecek. Bilse de hatırlamayacak. Hatırlasa da önemsemeyecek. O, belli kesimlerin aklına soktuğu düşüncelerin rehberliğinde, kendi ülkesinin insanını dışlamaya, hor görmeye devam edecek. Milliyetçi olduğunu, milletini sevdiğini iddia edip; kendi milletinden insanların canına kıyacak.
O ve daha bir sürü “adam” içlerine nefreti pompalarken, geri kalan herkes ne yapmalı? Peki ya “diğerleri”? Farklı olanlar? Başka yerden gelmiş olduğu için suçluluk duymaya zorunlu bırakılanlar? Sırf ona yapıştırılmış bir etiket yüzünden hayatı zehir olanlar? Peki ya güvercin tedirginliğinde yaşayanlar? Ne yapmalılar?
17 Ocak 2009 Cumartesi
bir küçücük osmancık'ın Gerçek Yüzü

Parçanın ana düşüncesi ise, kendisinin de belirttiği gibi, bir küçücük osmancık'ın manyak olduğudur.
Saygılar efendim.
dinle çekirge
Rain - Jose Feliciano
Hole In My Soul - Aerosmith
Stand Up And Shout - Dio
Cat Food - King Crimson
Fairy Tellers Master Stroke - Queen
Communication Breakdown - Led Zeppelin
Echoes - Pink Floyd
Congratulations - Rolling Stones
Junk - Beatles (arkada mızıldanan insan sesi var)
Beatiful Occupation - Travis
Ain't No Fun (Waiting Round To Be A Millionaire) - AC/DC
I Can Hear Music - Beach Boys (Freddie Mercury versiyona remix falan şeyetmişler)
Holiday - Scorpions
Poison - Alice Cooper
Voodoo Chile - Stevie Ray Vaughn (Jimi Hendrix'in şarkısı evet)
Is This Love - Bob Marley And The Wailers
King Of Dreams - Deep Purple
Night And Day - Stan Getz (süper caz bu)
gördüğünüz üzere bi garip bi şeyler oluyo (dimi kolombus AC/DC, Dio, Alice Cooper falan görücez bakalım)
saygılar
11 Ocak 2009 Pazar
Meraklısı için öyle bir hikaye
Yazan: Sait Faik Abasıyanık
Uyarlayan: Savaş Dinçel
Yöneten : Ergün Işıldar
Dekor ve Kostüm Tasarımı: Ergün Işıldar
Işık Tasarımı: Özcan Çelik
Efekt Tasarımı: Ersin Aşar
Köstüm Uygulama: Hacer Duran-Onur Uğurlu
Dekor Uygulama: Gökhan Usanmaz
Müzik: Ömer Göktay
Oynayan
Naşit Özcan
Hişt diyor Sait Faik.. Bir “hişt” sesi. Nereden gelirse gelsin, size varlığınızı hissettirir, yalnız olmadığınızı hatırlatır…
Naşit Özcan, sahnede yalnız başına. Bir klarnetçisi var yanında ona eşlik eden. Konuşuyor, anlatıyor.. Sait Faik’in ağzından onun dizelerini, yaşadıklarını,yalnızlığını,paylaşmak istediklerini..Ama yalnız işte, bir hişt sesi bile önemli bir şey onun için. Sokakta yürürken, insanları, dünyayı izlerken.. Bir hişt sesi bile orada olduğunu hissettiriyor, mutlu ediyor onu.
Bir martı ile konuşmasını anlatıyor, ona şiir yazıyor.. Sonra adadaki anılarına geliyor sıra. Alıyor rakısını çerezini, mezarlığa oturuyor.. Tam da Hüseyin Avni’nin mezarının karşısına.. E adam yalnız ya tabi, başlıyorlar konuşmaya.
Sonra, sıra geliyor yağmurlu bir akşamda yaptıklarına..Bir hayvana doğayı, insanlığı anlatıyor. Bir kadın görüyor, göremiyor aslında. Yüzünü bile görmediği bir kadın o, ama onun için çok değerli, hissediyor. Onun için yazıyor hemen oracıkta. Sokakta gördüğü susam satıcısının ufak hikâyesinden neler çıkartıyor kendine. Yalnızlık böyle bir şey.. “ Bir anam destekledi beni” diyor, o bile yeterli aslında onun için. Çünkü mutlu halinden, içkisi, defteri kalemi… Ona yetiyor bu saydıklarım, belki de yetmiyordur ama kim bilir… Hişt diyor tekrar, tarladaki adama hişt diyor, tek isteği o adamın da kendisi gibi hissetmemesi.
Tek kişilik bir oyun “Meraklısı için öyle bir hikâye”, giderken sıkılır mıyım şüphelerim vardı biraz, ama oldukça güzeldi... 2 sene önce vefat eden Savaş Dinçel’in Sait Faik Abasıyanık’ın anılarından uyarladığı bir çalışma.. 15 sene önce oynanmış, bitirilmiş. Bu sene şehir tiyatrolarında tekrardan, başka bir değerli sanatçımızın ağzından dinliyoruz, Faik’in hüzünlü hikâyesini. Eğer edebiyata veya tiyatroya birazcık bile ilginiz varsa, hatta yoksa, ne yapın edin gidin, görün bu oyunu.. Çünkü hepimiz, arkadaşlarımız, sevdiklerimiz.. Yapayalnızız..Yazımı da en iyi oyundan şu alıntı ile noktalayabilirim herhalde :
Nereden gelirse gelsin; dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de, nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmiyorsa fena işte. Geldikten sonra ise yaşasın çiçekler, yaşasın böcekler, yaşasın insanoğlu… Yaşasın dünya ! Hişt… Hişt…
2 Ocak 2009 Cuma
How I Met Them All: 28 Aralık.
28 Aralık'ın anlam ve önemini bilmeyenler için, henüz 28 Aralık gününün hayatımıza kattıklarının farkında olmayanlar için bir kez daha tekrar edelim o günün Fermium'un doğumgünü olduğunu.
Şimdi kendisi nasıl doğduğunu ve pis pis ağladığını ve babasının onu kucağına aldığında ilk ne dediğini filan anlatabilir. Ama ben hikayenin bildiğim kısmından başlıycam.
Şu anda adım eğer Angie'yse, şu anda Bebek'te yürürken 'All My Loving'i söyleyebiliyorsam, şu anda Beyoğlu'ndayken insanlara hikayeler uydurabiliyorsam, çimlere uzanıp bulutları şekillere benzetebiliyorsam hepsi Fermium sayesinde. Ben neysem, o'yum; çünkü hayatıma Fermium girdi.
Sadece o da diil, ama onun eşliğinde gelen birsürü insan oldu. Dolaylı yoldan tanıştırıldığım onlarca insan, hayatımda çok büyük yer etti.
Mahavishnu'yla olan tanışma hikayem de torunlarıma hazır rafta bekliyor (How I Met Mahavishnu) ama konu 28 Aralık'ken ben başka şeylerden bahsetmek istiyorum.
Herkes gibi doğumgününü kutlayan bi insandı Fermium. O zaman da bir sürü insanı biraraya getiricek, tanımayanları birbirine tanıştırıcak bi gün ayarlamak istedi. Ki başardı da.
Gün sonunda ileride süpersonik günler yaşayan süpersonik bir grup insan haline geliceklerini bilemezlerdi ama.
Gün gayet normal ilerliyordu. Fermium, Mahavishnu, Angie, bir küçücük osmancık ve Derin McDonalds'ın özel parti tabaklarında kestaneli pasta yerken sohbet ediyolardı, güzeldi eğlenceliydi. Hava gene buz gibiydi.
Birkaç saat sonra bu gruba Jude'da katılmıştı. Garip bi tanışmaydı doğrusu; havadan sudan, Angie'nin o zamanlar henüz izlememiş olduğu Star Wars'tan bahsediyolardı. Jude baya koşmuş ve yorulmuştu. Hava da kararmıştı, eve dönmek lazımdı.
Gün gayet de normal bitmişti.
O günü önemli kılan, Jude'du.
Angie -şu anda kendi adıma konuşuyorum ama diğerleri için de aynı şeylerin geçerli olduğundan eminim- Jude gibi inanılmazsonik bir dostla tanışmanın değerini sonra sonra anlayacaktı; ama o gün onunla tanışmışlardı sonuçta.
Evet sevgili blog ahalisi... Ben kendi hikayemi anlattım, burdan sonrasını devretmek istiyorum. 2008'e gelindiği zamanı da başkaları yazsın. 27 Aralık gününü (evet maalesef bu sefer 27'siydi) ve süprüzü ve maceraları da bi başkası anlatsın. Kadıköy'de geçirilen 5 saati Jude'dan, Cumartesi akşamı yaşadığı travmaları (!!!!)da Mahavishnu'dan bekliyorum :) (Ölürüm de anlatmam.:))Yazmasanız da olur gerçi, ben heves ettim sadece...
Seviyorum hepinizi...
dibebirnot: Buradan da ısrarla atkı-bere kullanmayan, üstüne hasta olan ve üstüne yağmurda sırılsıklam olan Jude'a seslenmek istiyorum! Geçmiş olsun. Ama elimden kolay kurtulamıycaksın. Atkı-bere.
Yıl 2007, gün 2008 aralık;
muhtemelen çok gereksiz bişeyler için kadıköye gitmiş, gereksiz işimi yapmış, saatin 4 küsür olduğunu farkedip eve dönmeye kadar vermiştim. bi yandanda düşündüm hani ya bugün Fermium'un doğum günüydü değil mi ? hıı öyle olcak... diye.
akabininde telefonum çaldı, açtım, Fermium'muş. hadi kalk gel bağdat caddesindeyiz biz doğum günü yapıyoruz dedi. bende "kımkım ya tamam bakarım yaa" dedim.(bkz: üşenmek)(bkz: eve gidip ayaklarını uzatmak istemek)
direncimi kırdım ve 4 numaralı otobüse binmek suretiyle olay yerine doğru yola çıktım. bi yandan da düşünüyorum "ya kim varki şimdi orda öfff... kimle tanışçam ben he ? kim bunlar ? ya ben eve gitmek istiyoru yaa"(bkz: bıdıbıdıbıdı)
bu kısımları an be an hatırlıyorum zira hafızamda derin izler bıraktı:
"derin'in locistik desteğiyle birlikte çiftehavuzlar durağında inen Jude, sahil yolunu bağdat caddesine bağlayan ilk yoldan yukarı saptı ve elleri cebinde tıpış tıpış ilerledi. yolun yarısına geldiğinde karşıdan Fermium ve "diğerleri" (oha çok Lost olmuş?!) olarak tanımladığı 3-5 insanın ona doğru yürüdüğünü farketti:
-kim ki bunlar ? şu Fermium işte heh. arkada derin var... ama... şu diğerleri kim ki ? sarı saç falan... allahalla *-)... neyse bakalım neymiş ne diilmiş...
Fermium: piişt geç kaldın "pöf". ama bak burda kimler var. ehehehe :D
Jude: ya pardon ya işte şey yaptım sonra bidide bidide ardında hebele hübülü en sonunda bilibilibili...
Fermium: tamam neyse... bak sen burda kimler var
ben boylarında bi kız(daha sonradan Angie): hey selam ben Angie:)
Jude: *tokalaş* ben Jude memnun oldum. :)
siyah saçlı ben boylarımda biri(daha sonradan siyah/polis/japon/sakso Mahavishnu): bende Mahavishnu meraba memnun oldum :D (sana buradan değil alttaki satırlarımdan okkalı bir karşılık vericem bekle az:))
Jude: eheh meraba bende menun oldum :D
sarı saçlı olan(daha sonradan bir küçücük osmancık): meraba bende bir küçücük osmncık ehiehieihe :D:D
Jude: oooo 3 tane olduk :D"
(edit yapan bendenizin yorumu: şimdi burdaki adları niklere çevirdiğimiz zaman pek anlamlı olmadı ama en azından bilmeyenlere şu kopyayı verelim: Mahavishnu, Jude ve bir küçücük osmancık'ın gerçek adları aynı efendim. Hepsine mesela Hüsnü (nee Hüsnü mü???) diyebilirsiniz. Bu durumda "eheheh meraba ben de Hüsnü eheheh"ler daha anlamlı oluyo sanırsam:D)
günün ilerleyen saatlerinde:
Angie: ya ben seni bayağı duydum ya :D
Jude: bende seni çok duydum valla :D:D
(o sırada Fermium: ehehehe:D)
ilk intibalar: hıı evet Angie duymuştum ben bunu iyiymiş ehehe :)
buda iyi konuşuyo valla muhattap olmayı iyi beceriyo :D(Mahavishnu)
bu pek konuşmuyo *-) ? ama iyi gülüyo: ehieiehiei:D
diğerlerini biliyom zaten."
gün böyle gitti bitti, ama çok iyiydi süperdi zira daha önce hiç bu şekil arkadaşlarım olmamıştı. Ve hani kıymetini bi 5-6 ay sonra anlayacaktım, ama o gün bile bunlar farklılar ya diye farketmiştim bir kısım birşey. Bu noktada (biçok yerde yaptığım gibi) fermiuma çook büyük teşekkürler şeyediyorum beni bu insanlarla tanıştırdığı için, beni çook değiştirdiniz ve geliştirdiniz her yönde, mükemmel insanlarsınız hepiniz ayrı ayrı, çok seviyorum sizi. Kalın sağlıcakla... :)
ehe.. çok abarttılar okurcan (okurcan yok yahu.Azıcık var.Biz bizeyiz rahat olun çocuklar birer viski koyun kendinize.Eh Jude? Beyaz ticareti(kadın diil drugs olan) nasıl gidiyor ha? Punçinellolar sorun çıkarıyor mu?)-Dont ask me why.Don't know.
Hani insanın ortalama 60 yıllık basit ve alayına klişe hayatında bazı dönüm noktaları vardır ya,onlardan birini anlatacağım ben de.Hatta eminim ki bir gün "How I met your mother" derken çocuklarıma(evet 2 tane olacaklar bi kız bi erkek hıhı) bu sayfalardaki insanların adı da bol bol geçecek.Hayatımda yer ettikleri kadar yani. :)
Benim dönüm noktam çook gerilerden başladı-[ölümcül paragraf
(aslında dönüm noktası yoktur değil mi hayatta yaptığımız en küçük hareket dahi zincire takılan başka bi zincirdir öff neyse. (bunu bi ara yazarım ben şimdilik yazıya öyle girdik diye dönüm noktası dicem,sonra kendi tükürdüğümü yalarım(tiksindiren ata sözleri part 1)))-çok fazla paragraf iç içe olmuş be]Derin ile tanışıp onun önderliğinde Angie ve Fermium ile tanışmama kadar olan kısım çok anlatıldığı için sonrasından devam edeceğim.
Bu blogun,bu "güzel ve harika arkadaşlık" sıfat tamlamasını yakıştıramadığım derecede samimi birlikteliğin sorumlusu benim evet.(aha kendine pay çıakrdı hemen it!)Bugün Jude bana Sakso lakabını takabildiyse-ki kendisi benim enstürmanımla dalga geçeceğine neden evine davet ettiği her arkadaşını çıplak karşıladığını açıklasın ehem-Benim gayet klişe(hani sevmiyoruz ya klişeyi)Angie ve Fermium insancıklarına bir yerde kahve içelim sanal arkadaşlık nereye kadar dememle başladı.
İkisinin de gayet iyi bildiğini sonradan fark ettiğim ve artık boykot ettiğim mekanda bir araya geldik.O gün neler hissettiğim konusunda emin değilim;ama kapının önünde turkuaz balıkçı şapkası ile öff pöff diyerek bekleyen bir Fermium ve ardından kan ter içinde "pardon geciktim" parolasını kullanarak aramıza sızan Angie(Sen de ne giyiyodun biliyorum gücenme sadece gerek duymadım kullanmaya:))aklıma geldikçe gece kumsala uzanmış gibi hissedersiniz ya kendinizi -serin bir rahatlık ama aslında çok sıcak- öyle hissediyorum.
Sonrası Jude tarafından anlatıldı üst satırlarda.Oralara girmiyorum.Sadece bir senedir tanıdığım bi' adama hayatımın en zorlu dönemlerini anlatabilmek,ondan yardım alabilmek ne bileyim ilginç.Aslında işin garibi hiç ilginç gelmedi çünkü Angie nin tanımladığı gibi en iyi arkadaş rolu yapıp bir ay sorna bütün sırlarını afişe eden tiki kızlarınki gibi bir arkadaşlık değildi Jude'unki.(e tabii adam tiki kız değil nasıl olsun ki?-Or is he?)
"How I met your mother" başlıklı büyük hikayemi anlatana kadar,hayatımdaki ikinci önemli hikayeyi anlatmaya devam edeceğim.Ve nerede,ne zaman bir grup genç çimenlerde şarkılar söyleyen hipisel insanlara özenecek,ben orada hava atıp sonuna "evilish" kahkahamı ekleyeceğim.Hatta o insanlar bayana kadar onlara "dostlarımla nasıl tanıştığım" başlıklı hikayemi anlatacağım.
Benim sadece içimden geldiği için yazdığım ve Fermium'un büyük bir incelikle benimsediği bir cümle yetiyor bana.
Arkadaşlık;saatler dakikalar ya da yıllar değildir. Demiştim.Şimdi o ince ruhlu eti puf şablonlu(?!) insanın içini belki biraz daha hafifletmek için ekleme yapıyorum bu sözüme:
Arkadaşlık;saatler dakikalar ya da yıllar değildir.O azmanı nasıl doldurduğundur.Binlerce kilometre uzakta olsa bile varlığından haz duymaktır.Turkuaz balıkçı sapkasını,kıskanılan gözlükleri ya da smiley dolu "hipisel" bandanayı,free hug tişörtlerini hatırlayıp gülümsemektir.
Diyorum.Kendime güvenerek.Bu sefer güzel oldu.Valla bak...
Bir de yılbaşı kartı için teşekkür^^.
31 Aralık 2008 Çarşamba
Mutlu Yıllar
so this is xmas and what have you done
another year over
and a new one just begun
and so this is xmas
i hope you have fun
the near and the dear one
the old and the young
a very merry xmas
and a happy new year
let's hope it's a good one
without any fear
and so this is xmas
for weak and for strong
for rich and the poor ones
the world is so wrong
and so happy xmas
for black and for white
for yellow and red ones
let's stop all the fight
a very merry xmas
and a happy new year
let's hope it's a good one
without any fear
and so this is xmas
and what have we done
another year over
a new one just begun
and so happy xmas
we hope you have fun
the near and the dear one
the old and the young
a very merry xmas
and a happy new year
let's hope it's a good one
without any fear
war is over, if you want it
war is over now
happy xmas
Bu günün yılın son günü olduğunu falan fişmekanı anlatmaya gerek duymuyor,bütün blog ahalisinin ve dünyanın yeni yılını kutluyorum.
Sizden bir isteğim var.Bugün bir aile seçin kendinize Filistinden.Sadece bir aile.Ve akşam havaifişekler atlmaya başladığında gerçek fişeklerin o aileyi bulmaması için dua edin.En azından bunu yapın/yapalım.
Ve ardından çaresizliğimize lanet ederek çaresizce kaldıralım kadahlerimizi umuda.
Mutlu Yıllar Dünya.
28 Aralık 2008 Pazar
24 Aralık 2008 Çarşamba
Ders vakti
King Crimson - In Court of Crimson King ( ilk prog. albümü sayılır kendileri dinlerken saygı gösteriniz)
Rush - 2112 (enstürmental ağırlıklıdır, dinleyerek hoşça vakit geçirebilirsiniz)
Dream Theater - Train of Thought, Systematic Chaos, Scenes From A Memory (arşivinizde yoksa zaten.. )
Tool - Opiate,Lateralus,Ænima ( çooook hoş albümlerdir, maşvişnu ya inanmayın siz)
Bugünlük prog dersimiz bu kadar. Ekstra not isteyen yazar ve okuyucu arkadaşlarım Dream Theater'ın Dark Side Of The Moon cover'ını (evet, bütün albüm) dinleyebilirler. Hepsini sindirip açlık çekmeye başlayan ve zombiler gibi "moooreee" diye gezinenler ise kendilerine hakim olup bir mail atabilirler.
Sağlıcakla..
22 Aralık 2008 Pazartesi
Şeysi çekirge: Çalar Saat.

18 Aralık 2008 Perşembe
Üstelik Çalar Saat
Üstelik pestilimizi çıkarır.
Ödevler gelir üstümüze
Ama uyumak da lazımdır.
Saatin alarmıyla uyanırız her sabah,
Üstelik okula gitmeliyizdir.
Yeni bir gün başlar ama,
Başlamasa da güzel değil miydir?
Bitkiniz ve tükenmişiz
Üstelik hala ödevler bitmemiş.
Hayat böyle mi geçecek
Diş macununu en ucundan sıkan da kimmiş?!
(Daha modern, daha serbest bir üslupla şair yanımı bir kez daha tatmin ediyim dedim, olmadı. Ben de geleneksel ilk okula şiirine geri döndüm. Bol miktarda kafiyem var, saçma ve alakasız dizeler adeta coşkun birer ırmak...
Farkındayım b*k gibi oldu.)
16 Aralık 2008 Salı
dinle peygamberdevesi..
My Favorite Things - John Coltrane
L'Effondrement - Yann Tiersen
Death Will Never Conquer - Coldplay
Go Now - Moody Blues
Wild Horses - Rolling Stones (okumuyosundur ama okuyosan teşekkür ediyorum)
Crying - Björk
3000 miles - Tracy Chapman
Paranoyd Eyes - Pink Floyd
That's The Way - Led Zeppelin
My Melancholy Blues - Queen
Mrs. Robinson - Simon&Garfunkel
biraz kolombusvari:
Fighting Talk - Gary Moore
See You Around - Skid Row
Real World - Queensryche
Rock'n Roll Ain't Noise Pollution - AC/DC
God Bless The Children Of The Beast - Mötley Crüe
Freed My Frankenstein - Alice Cooper
ve bunlar da değerli yorumer pj için
Angel Of Retribution - Judas Priest
China Girl - David Bowie
Diamonds And Rust - Judas Priest
okurcan blog ahalisi bi süre buralarda şuralarda olmıycam bu halimi özetleyen bi şarkı daha yazıp bi kaç haftalığına kabuğuma çekiliyorum.. aklıma gelen şeyleri sonra yazıcam, vakit olursa yorum da yazıcam
Under Pressure - Queen Ft. David Bowie
iygeceler herkese
(bunun için de şarkım var)
Good Night - Beatles
saygılar
12 Aralık 2008 Cuma
pisler!
evet siz! siz hayınsınız yılbaşı yok size. pppllplllplplllll(dilçıkarma efekti**)
not: mahavishnu fontlarda renk seçmediğinden rengi bana yakın ama siz karıştırmayın
okurcan saygılar
hayınlar görüşcez!! bu iş burda bitmez
sonradan gelen edit: atakan sana sesleniyorum!! "dişmacunu mu o da ne?" sayısında bariz bi artış var kuşku çekiyosun. daha gelemeden uçan yazar olursun ona göre
bibaşkaedit: evet okurcan! insanlar yazar olmak istiyolar. çok mesudum evet!
10 Aralık 2008 Çarşamba
Issız Adam: Eleştirecek miyiz Yüceltecek miyiz?

Sapanca'ya annemlerin arkadaşlarının yanına gitmiş olmamız, gece orda kalıcak olmamız, ortak kararla Adapazarı'nda bir alışveriş merkezine sırf Issız Adam'ı izlemeye gitmemizden bahsetmiycem bile. Önemsiz detaylar.
Önemli olan, aslında böylesine güzel anlatılmış bir hikayeyi, aşkla ilgili derdini anlatmaya çalışan, yalnızlığından ve yalnızlığımızdan bahseden bir yönetmeni duygu sömürüsü yapmakla suçluyor olmamız. Çağan Irmak napsaydı? Duygudan, anlayıştan, aşktan uzak bir film yapıp bizim donuk bakışlarımızı mı çekseydi perdeye? Çıktığımızda "ne kadar sıkıcıydı, çok ağırdı" mı dedirtseydi bize? Artık herkesin hislerinden uzak yaşadığını kabul edip, "Aman canıııım, nasılsa aşk meşk kalmadı artık ne lazım böyle film ayda bir sevgili değiştiren nesillere?" mi deseydi?
Dememeliydi. Dememiş de.
İşte burda iki grup var: birincisi "Ah Çağan Irmak yapmış gene yapıcağını, mendilsiz gitmeyin" diyor, öbürküsü "Duygu sömürüsü" diyip geçiyor. Hangisine mi inanmak lazım? Hiçbirine.
Babam ve Oğlum'dan beri "Çağan Irmak varya, öfff ne biçim ağlatıyo.." havası var. Issız Adam'da da aynı şey oldu. İnsanlar ağlama beklentisiyle gidip, salya sümük çıktılar filmden. Duygusal sahneler vardı, ve bence yerinde ve yeterince kullanılmıştı; tek problem insanların duygu yüklemesine maruz kalmayı taşıyamayacak durumda olmasıydı.
Aynı grup filmden sonra D&R'a akın edip soundtrack yağmalayan grup. 45likler bu filmle bi daha meşhur olmuş diyenler de çok fazla. Ama sizce de gerekmiyor muydu bu? Bi yerde "obaaaaa binlerce dansüüööözz var!!" diyen bizim kuşağımıza bu müziklerin de dinletilmesi şart diil mi? Semiha Yankı, Semiramis Pekkan hayranı olduğumu sanmayın; ama en azından onların müziğinin, zamanında yapılan Türk müziğinin Serdar Ortaç'tan, Hande Yener'den çok daha kaliteli olduğunu düşünüyorum ve bundan eminim de.
Çağan Irmak bizim nesle 45lik sevdirdiyse nolmuş? Böyle bir aşk filmine, böyle güzel Beyoğlu görüntülerinin eşliğine başka ne koysaymış? Trendden trende koşan Türk gençliği bu sefer bunu benimsediyse nolmuş?
Bence çok da iyi olmuş.
Şimdi filmi yerden yere vuran grubu incelemeye devam edelim. Neymiş? Sıradan bir aşk hikayesiymiş.
Evet, sıradan bir aşk hikayesi.
Peki Love Story'ye 1970'te en iyi film dahil 6 dalda Oscar adaylığı getiren ve 1 dalda da ödül almasını sağlayan neydi? Çok benzer bir aşk hikayesi diil miydi?
Yapmayın, filmin adı bile Aşk Hikayesi!!
Aşk zamansızdır, aşk evrenseldir. 38 yıl önce de, bugün de benzer bir konu rahatlıkla işlenebilir. Önemli olan nasıl işlediğindir.
Ve Çağan Irmak bu konuda eleştiriyi hiç haketmiyor.
Çekimleri kusursuz. Beyoğlu'nun sokakları, dipleri köşeleri, sahafları, evleri... Kitapları elinizde hissediyorsunuz. Plağın cızırtısını içinizde... Nefes aldığınızda havuçlu tarçınlı kek kokusu geliyor burnunuza. Ve siz hala "sıradan bir aşk hikayesi" diyorsunuz buna.
Melis Birkan'ın oyunculuğu çok doğal. Bir ayrılma sahnesi var ki, daha doğal olamaz. Dolaptan çıkardığı dolma tenceresi, neşeli neşeli konuşması, birer birer dolmaları yerken çocukluğundan bahsetmesi, arada gülmesi...
Ve adamın kelimeleriyle gelen ayrılık şoku. Sözlerini hatırlayamaması, konuşamaması... Sürekli "hani.. hani.." diye kekelemesi...
Klasik bir aşk filminde olsak, hıçkırıklara boğulan kız öyle tarihi laflar ederdi ki; ayrılığı daha önceden çalışmışlar zannederdiniz.
Doğru ya, filmlerde sahneleri önceden çalışıyorlar zaten.
Issız Adam'ın en güzel yanı bu işte. Doğal, sade, içten.
Konusu yaratıcı mı? Hayır, böyle birşey iddia etmiyorum.
Ama izlemeye değer. Popüleritenin peşinden giderek dahil olduğunuz kalabalıkla izlemeye diil ama; kendi başınıza, o sinema koltuğunda hisleriniz ve düşüncelerinizle tek başınıza, izlemenize değer bir film.
Ve o final sahnesi. Çaresizliğin en güzel özeti.
Kalabalıkta napıcağını bilememek...
Gidecek bir yeri olmamak, varsa da nasıl gideceğini kestirememek...
Issız Adam'la ilgili atıp tutmadan önce, herkesin izlemesi gereken film.
9 Aralık 2008 Salı
FEVER!
4 Aralık 2008 Perşembe
Ben (by fm)
yapmazmısın bunu açık konuş benle!
-saygılar
2 Aralık 2008 Salı
Sup ?
Öncelikle Angie'nin feysbuka katılış müjdesini vereyim. Sonunda görebileceğiz kendisini.
Bu sıralar bayaa bir konser, etkinlik vs. var. Katılın,katın,kattırın efenim. Sinemaya da gidin, oldu olucak tiyatroları da bir ziyaret edin.
Ya okul hayatım çok kötü gidiyor :F
WoW harbi güzel olmuş, daha 80 olamadım gerçi. Du bakalım.
Benim yazar olmam biraz gereksiz bir durum bence baksanıza yazı bile yazamıyorum.
Yarın oynayacağımız oyunun rolleri açıklanacak ( Kasaplığın El Kitabı - Boris Vian), ne rolü alacağım, kara kara düşünüyorum. Ayrıca bilimum sanat etkinliklerine katılan sevgili yazarlarımızın Haziran aylarında beni bir yoklamalarını öneririm.
Bu yazım yüzünden yazarlıktan kovulabilirim bence. Saçmaladım çok.
Aslına bakarsanız günlük yazısı gibi oldu.
Sağlıcakla.
24 Kasım 2008 Pazartesi
dinle çekirge ..
Back In Black - AC/DC
Baby, Let Me Follow You Down - Bob Dylan
A Boy Named Sue - Johnny Cash
Scatterheart - Björk
Stop Crying Your Heart Out - Oasis
Where Is My Mind - Pixies
Blind Eye - Wishbone Ash
Monochrome - Yann Tiersen
Cat Food - King Crimson
Zombie Dance - Alice Cooper
Communication - Flecktones
Lost For Words - Pink Floyd
not: okurcan Pink Floyd la başlıyıp Pink Floyd la bitirmek beni ne kadar mutlu atti tahmin bile edemessein yada et..
yemyeşil vadinin ortasında açan bi tane kıpkırmızı gelincik görmüş kadar mutlu oldum diyebilirim
saygılarımla..
21 Kasım 2008 Cuma
Çoşkuyla Tebrik Ediyorum...
ayrıca T.N.T yi çalan söyliyen insanlar çok şukela olmuş sizin de
kendi okulumu hafifçe tenzih ediyorum back vokaller çok back çünkü...
Johnny Be Goode solistinin de biraz aksan taklidi yapması şarkıyı güzelleştiricek
Back to Black insanları... falan (solist Amy Winehouse değil tabi ama takdir ettim)
Comfortably Numb insanları çok başarılısınız bence
Ve yaklaşan korkulu sınav haftası dolayısıyla dinliyemediğim diğer tüm tüm gruplar: Süpersiniz insanlar hepiniz(ayh sevindirik oldum while my guitar gently weeps..) hehehe
gençliği seviyorum be aferim hepinize Herkesi apayrı kutluyom çok iyi aklınıza gelmiş (heycandan sesleri tireyen solistler, çalarken elleri titriyen gitaristler, bateristler, klavye insanları hepiniz !! sizi var ya çok seviyorum isterse söyleyemiyin takılın yine de seviyorum hepinizi.. yarışmadan çıkınca boynunuza havaii çiçekleri asmak lazım.. çok takdire şayan sınız ehehe)
http://craxsahnesi.com/ ne diyo lan bu deli demeyin sonunda üşenmeyin açın bakın..
öpüldünüz hepiniz..
19 Kasım 2008 Çarşamba
cumartesi sendromu ?!
efendim..
günlerden bir cumartesiydi fermiyum rezalet bi sınav geçirmişti.. angie yi aradı
önceden yapılmış bi planlarını aptal bi sınavın mahvetmesine izin veremezdi..
Beşiktaş yapuruna bindi herzamanki yerine oturdu. vuuuvuuu diye rüzgar eserken uykusuz okuyodu.. tatlı tatlı giderkene kız kulesiylen aynı hizadaykene şener şen filmlerinden alışık olduğu o sesi duydu...
" ŞİMDİ ELİMDE GÖRDÜĞÜNÜZ BU ŞEYİN NE İŞE YARADIĞINI ÖĞRENECEKSİNİZ"
ilk başta hiç oralı olmadı ama adam coştukça çoşuyordu...
"DİYELİM Kİ EVDE HASTANIZ VAR ÇAYINA LİMON KOYUCAKSINIZ" fermiyum hala emrah ablak a gülmektedir...
"KESME DERDİ YOK SIKMA DERDİ YOK ÇEKİRDEK YOK, ELİMDEKİ LİMON SIKICAĞINI SAPLIYORUM ÇEVİRİP ŞURADAKİ ÇİZGİYE KADAR GETİRİYORUM.
HOP HASTANIZIN LİMON SUYU HAZIR." fermiyum uykusuzu yavaşça bırakıp şener şen filmlerini düşünür...
"MESELA SALATA YAPICAKSINIZ HOP LİMON SUYU HAZIR" fermiyum yavaşça başını çevirir ve hakkaten de zırt pırt limon suyu sıkan o adama bakar...
" ÜSTELİK KAPAĞINI KAPIYIP BUZDOLABINA KOYABİLİRSİNİZ 3 GÜN, 5 GÜN, 10,15 GÜN BOZULMAZ DAYANIR." fermiyum resmen izler adamı..
"ŞİMDİ LİMONNUN İÇİNE BAKALIM BAKIN HİÇ SU YOK SADECE ÇEKİRDEK VE POSA.." fermiyum gülümser ve kıkırdar..
"ÜSTELİK ŞU ELİMDE GÖRDÜĞÜNÜZ ŞEY 3 DEĞİL 5 DEĞİL SADECE 1 YTL. ALMAK İSTİYENLER SÖYLESİN BEN DOLAŞIYORUM." dediğinde karşıdaki adamın tuhaf bakışlarına maruz kalıcak kadar gülmeye başlıyan fermiyum limon sıkıcağı adamın yanına gider ve " bana 2 tane verir misiniz şunlardan" der adam "3 olsun o" falan der "iyi madem" der bi yandan da 3 limon sıkıcağını napıcağını düşünür..
kaykaycıların "trrrrr çtakaaa" sesi çıkardığı taşların hafif çiş koktuğu meydan da banka oturup uykusuz okur. angie gelir. birlikte iklim değişikliği standına giderler.. inatçı ve enteresan insan hikayeleri dinlerler..
farz-ı misal: bir teyze yaklaşıp "kızım çamaşır mı asıyonuz" diye sormuş
başka bi teyze de sorup uzun uzun dinledikten sonra "haa bende anaokulu reklamı zannetmiştim" diyip gitmişler..
angie yle ve okulundan iki güzide insanla birlikte çeşitli maymunluklar yapıp küçük çocuklara boyama yaptırmak kendi aramızda fikir alışverişi yaparak bence şu yazar bişiyler diyip insanlara bez götürmekle meşgul olduk.
tabi bu arada kendi fikirlerimizi de çizdik yazdık..
(bu arada serçelere sövmeden geçemiycem pis kuşlar saçımıza yapmayın bari.. evek piyango oynıycak ortam bool bol oluştu..)
Efendiim, bir elimizde kesilmiş kumaşlar, bir elimizde rengarenk kalemler, kolumuzun altında broşürlerle Beşiktaş'ta gezinirkene yanına yaklaştığım bir adamla şöyle bişey oldu: angie der ki:
pardon... merhaba. biz uluslarası bir proje yürütüyoruz, burda çevreyle ilgili çözüm önerilerinizi kumaşlara yazıyosunuz yada çiziyosunuz. katılmak ister miydiniz?
kayıtsız adam tüm bu süre içinde angie'yi dinlemiştir, itiraz etmemiştir, hareket etme yada kaçma girişiminde bulunmamıştır ve o saniyeye kadar gayet aheste aheste yürümektedir, zaten angie onu aheste yürüdüğü için gözüne kestirmiş, vakti olduğunu düşünmüştür. ama adamdan gelen tepki şok edicidir.
adam, angie'nin yüzüne hafifçe kıstığı gözleriyle bakar, elleri cebindedir, etrafımdakileri çok da umursamıyorum aslında tavrındadır ve angie'ye şunu söyler ardından da1 m/dk hızla giderek uzaklaşır:
"çok.. acelem var."
Okuduğumuzu Anlayalım:
1) Adam niye böyle bir g*tlük yapmıştır? (bu arada hayatımda kimseye daha böyle bişey demedim)
2) Angie'nin o an hissettikleri nelerdir?
3) Parça Türk toplumunun genel yapısıyla ilgili nasıl bir kesit sunmaktadır?
4) Angie adlı yazar neden kendinden üçüncü şahıs şeklinde bahsetmektedir?
naçizane etkinliğimiz(!) bittiğinde yorgun ama mutlu bi şekilde vapura yürürkene "pardon bi saniye bakarmısınız" diyen sese dönüp baktığımızda ise aldığımız tepki
"oh be sabahtan beri kimse dönüp bakmıyodu bile" diye sevindirik olan atkuyruklu ve piercing li sempatik adama çıkarıp engelliler yararına sattığı gasteyi alıp biraz da bahşiş bıraktık aramızda söyle bi konuşma geçti
-engelliler yararı..
-evet yardım edelim valla sizin de işiniz zor(antiklime timi yoktu allahtan:P)
sabahtan beri uğraşmaktan halinizi biraz olsun anladık sanki
- aa siz şurdaki çevre standındaki kızlar mısınız
- aa ünümüz ne çabuk yayılmış dimi angie! ehaehaeha .. ehem şey buyrun
- gasteuzatt**gasteuzatt** buyrun sizde
- yok ya sizde kalsın onlar. ne işmiş be insanlar hiç takmıyo ama bıdıbıdı(yürümeye devam)
not: kısacası(amanın kısacaymış ehaaehua)
insanlar duyarsız olmuşunuz siz pisbakışş**
yapmayın etmeyin size bişeyler söylemek isteyen insanları terslemeyin mantıklı bi dille bişeyler açıklayın ki kabul etsinler yada etkinliği bizimkiler gibin parasız sadece 25x25 bi bez parçasının üstüne bişeyler yazıp çizmekse 3 dakkadan kısa sürüyo yemin ederim
ben gönüllü olurum kardeş daha insanlığa olan umudum tam çökmedi
ama gaste dağıtan sen bizim standımıza çiziktirdin mi bişiyler hııı?
Notun notu: angie vapur beklerkene çok acelesi olan adamın kenarda oturduğunu söyledi çok acelesi varmış zaten..
hah işte o insanı çözemedim ben
saygılar
16 Kasım 2008 Pazar
En güzel cevap
o yaşta 'yokluğun ne demek olduğunu kimsenin bilmediği kadar iyi bilen' yanık sesli 'bu çocuğu Bulamamak' ?
Gidin Diyarbakır'a ,
Gidin Mardine ,
Gidin Urfa'ya ,
Gidin Doğu Anadoluya...
Bu Çocuk Gibi Yüzlercesine , Binlercesine Rastlamamak Olasımı ?
Bu Çocuğu Biz Bulduk , Ya Diğerlerini Kim Bulacak Arkadaşlar ?
Karanlık Ülkemin , Karanlıkta Kalan Sefil Çocukları...
Saygılar.
Mecal Kızıltuğ.
13 Kasım 2008 Perşembe
Onun bir hayatı yok..
Hala neyden bahsettiğimi anlamadıysanız, girin bir ekşi sözlük karıştırın. 13 kasımda ne olmuş araştırın. Ha, yazdığım anda okuyacak kadar şanslı iseniz, bu akşam ana haber bültenlerini seyredin efenim..
Young Friends of the Earth: İklim Değişikliğine Son Verin!
"İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE SON VERİNHükümetleri 2009 yılının sonuna kadar, sonraki nesillerin geleceğini ve gezegenin biyolojik çeşitliliğini insanların neden olduğu iklim değişikliğinin etkilerinden korumak için acil ve etkili çalışmalar yapmaya davet ediyoruz.
Türkiye hükümetinin ve Birleşmiş Milletler iklim görüşmelerindeki uluslararası delegelerin iklim değişikliğine çözüm bulmak için ne yapmalarını istersiniz?
Biz yardım etmek için tek yapmanız gereken bu sorunun cevabını 25x25 cm boyutlarındaki kumaş parçalarına yazmak. Tüm Avrupa'da toplanan bu kumaş parçaları Polonya'nın Poznan kentinde bir araya getirilerek BM iklim toplantılarında sunulacak."
Yer: Beşiktaş'ta iskelelerin orası.
Zaman: 15 Kasım Cumartesi 9.00 ile 16.00 arası.
Sizden ricam(ız) günün herangi bir saatinde, orda kurulacak olan standa uğramanız ve kampanyaya destek vermeniz.
Gerçekten işe yarıycak mı? Bilemezsiniz.
Ama olmayacağından emin olsanız da gelin.
Belki kendinizi daha iyi hissedersiniz...
dipnot: stantta bulabilirsiniz gerçi, ama istiyosanız kendi tişört kalemleriniz yada boyalarınızla da gelebilirsiniz!
kampanyanın aslıyla ilgili daha çok bilgi için: http://www.foeeurope.org/youngfoee/index.htm
12 Kasım 2008 Çarşamba
School...School never changes.
Geri Dönüş (mü?)
Gereksiz Not: Bloga girdiğimde nası yeni yazı yazcağımı, yazı rengimin ne olduğunu ve de okuma yazma yeteneğimi kaybettiğimi fark ettim tez vakitte bu yeteneklerimi geri kazanıcam sabrınız için teşekkürler.
Saygılarımla;
Bir Küçücük Osmancık
Dinle Çekirge vol. bilmemkaç
Too Young To Fall In Love- Motley Crue
Hey Joe-Jimi Hendrix
Life Goes On- Poison
Tuesday's Gone- Metallica
Bunlar olmuyosa bunlar olur...
Everybody's Got Something To Hide Exept Me And My Monkey- Beatles
I Remember You- Ella Fitzgerald
Kiss Of Fire- Louis Armstrong
California Dreaming- The Mamas And The Papas
Blue Moon- Billie Holiday
Saygılarımla...
6 Kasım 2008 Perşembe
Once upon a time
Legolarım ve ekşınmenlerim, arabalarım hayvanlarım, plastik adamlarım, küçük minik yeşil askerlerim, uzun/kısa menzilli silah koleksyonum, zırhlarım kılıçlarım ve bütün bunların tümleyeni olarak bir dolu hayal gücüm vardı.
Legolarım... hmmfff(iç çekme efekti)... ömrümün bilinçli 13, bilinçsiz 2 senesi boyunca şu ana kadar hiç bırakmadığım, her pisikoloji halimde beni bir şekilde o büyülü plastiklerden yarattığım dünyaya sokabilen mücizevi şeyler. hiçbir derdin tasanın olmadığı(yada isteğe göre olduğu) tamamen kendi kafandakilerin var olduğu bir yer varmı başka bildiğin? bütün hayallerinin plastiğe büründüğü yer işte.
ülkemiz çocuklarının %50 siyle aynı şekilde, benimde legolarım bikaç büyük parti olarak yurtdışından gelmiş. gelmiş diyorum çünkü onlar evi"me" girdiğinde ben daha ağaçta meyvaydım(armut, elma).
kendimi bildim bileli legolarımıda biliyorum. 13 senedir parça parça ezberledim, sonsuz tane kombinasyonla oynadım onlarla. hayal gücüme ve zekama oranla gelişti tabi yaptığım "şey"ler. genelde uzay gemisidir, tanktır, uçaktır. çok nadir hatırlıyorum masum bir araba, bi gemi yaptığımı. (bir milenyumfalkon yaptıydım, lucas görse intahar ederdi.)
film izlemeye başladığımdan beri, aklınıza gelebilecek BÜTÜN holywood aksiyon filmlerinin klişelerini kullandım oynarken ürettiğim senaryolarımda. her türlü sahneyi baştan canlandırdım.(her lego insanımı farklı zamanlarda "I am your father!" larla birbiriyle akraba ettim misal)
Starwars'dan etkilendiğim bir dönemde Han Solo olan bir adamım, 1 hafta sonra gordon freeman, bruce wayne, jack bouer olabiliyodu rahatlıkla. çoğunlula bir alfa tiiim im vardı. hep birilerini kurtarır imkansız operasyonlara çıkardı(belediye başkanının kızını kurtarma senaryosunu 3-5 bin defa yapmışımdır mesela.).
birde seslere deyinelim. hertürlü silah, konuşma tarzı, uçak/araba motoru, helikopter pervanesi sesi bildiğiniz ağzımdan çıkıyodu o dönemler. şu an buraya türkçe karakterlerle ifade edemiyceğim tonlarca ses. aman yarappi... o seslerle nasıl havaya girerdim... bağıra çağıra bide. ulan bi ses kaydı olsaydı şimdi ne gülerdik...
her yaptığım aracın belli bir ömrü vardır. en mükemmel aracımdan bile 2 haftada sıkılıyodum. o sıkıntı anlarında bir senaryonun içinde onu kırmak varya... ne sitres kalıyo ne bi hınç... 4 saat yoga yapmış, ermiş oluyodum o anlarda. süperdir.(bidaha kırasım geldi bişeyler yapıp yeminbillah.)
son olarak şunu ekliyim, EN muhteşevii hazır legolar bile, benim yaptığım en kıytırık şeyin yerine geçemez. bikere onu kendim yapmışım, içine o işin sanatını sevgimi katmışım. herşeyini kafamda kendim kurmuşum. bu şeye benzer, zor bi şarkıyı dinliyceğime, dandik bi şarkıyı kendim çalıyım. belki anlattım? anlatabildim? hı ?
şimdi ben burda hebele hübele saçmaladım ama şimdi sen(kimsen artık), burdan devam etcen kendini anlatcen. birde böyle olsun :)
not: kısa zaman sonra ekşınmenlerimle geri dönücem.
3 Kasım 2008 Pazartesi
İptal: CHUCK BERRY.

Eve geldiğimde yaptığım ilk iş (kendime besin maddesi temin etmem dışında) Biletix'i aramak oldu. Uzuuun bir bekleme süresinden sonra call-center'dan birilerine bağladılar beni.
Diyalog şöyle:
-Chuck Berry konseriyle ilgili bilgi almak istiyodum?
-Konser iptal oldu hanfendi.
-Neden olduğu hakkında bi fikriniz var mı?
-Organizatör ve sanatçı arasındaki anlaşmazlık. Bilet parası iade edilicek ama..
-Teşekkürler, iyi günler.
Bu kadar.
Ne demek "organizatörle sanatçı arasında anlaşmazlık"?!
Şöyle çevirebilir miyiz bu cümleyi:
-Evet hanfendi, konser iptal oldu; çünkü şerefsiz organizatörler GS-FB derbisine olan yoğun ilgi nedeniyle Chuck Berry konserine bir sürü insanın gelmeyeceğini düşündüler. Bunu sanatçıya açıkladıklarında ve konser tarihinin değiştirilmesi yönünde talepte bulunduklarında, doğal ve haklı olarak, sanatçı bunu istemedi. Ve sonuç olarak konser iptal oldu.
Chuck Berry gibi bi adamın konser programı aylar öncesinden bellidir, kolay kolay değişmez. Hele son anda hiç değişmez. Türkiye'yle ilgili nasıl bir sorun doğdu bilmiyorum (sadece maçla ilgili olduğu yorumunda bulunabiliyorum) ama yapılan büyük bir haksızlık. Ağustos'tan beri bu konseri bekleyen ben ve daha bi sürü insanın nasıl hayalkırıklığına uğradığını düşünüyorum.
Yapılmaması gereken bi hareketti.
Zaten sorun sanatçı diil de organizatör kaynaklıysa, bundan sonra biz ülkemizde sağlam konser biraz ZOR görürürüz.
Gönderen : BILETIX
Alıcı: Kolombus
İleti: CHUCK BERRY konseri etkinlik organizatörü tarafından IPTAL edilmiştir. Biletinizi teslim aldıysanız satış noktasına iade ediniz.
2 Kasım 2008 Pazar
Anket: bir küçücük osmancık yazı yazmalı diyenler?
Ama bu yazar kadrosunda tembellik edip yazmayanları da var!
Misal bir küçücük osmancık!
O yüzden diyoruz efendim, bu arkadaş yazı yazmalı mı yazmamalı mı?
(eheheh tekerleme gibi oldu)
Yazması halinde olacak şeyler:
-Kendisinin üslubu blog'a renk katacak, siz sevgi pıtırcıklarının içlerini neşeyle dolduracaktır.
Yazmaması halinde olabilitesi olan şeyler:
-Kendisini "teknik sıtaf" kategorisine alınıp, yazarlıktan uçuralacaktır. (tehdittttehdittt)
(olmıycak da bariz böyle bişey, uyduruyoz işte napalım başka türlü takmıycak çünkü)
(bi de bkz ssg olmaya özenmek)
Sevgili blog ahalisi,
Naçizane anketimiz bir küçücük osmancık üzerinde mahalle baskısı kurmaya yöneliktir. Ciddiyetle doldurunuz.
31 Ekim 2008 Cuma
Kohezyon.
Yağmurda, giden arabanın içinde, bünyenizde barındırdığınız ne kadar rekabet hissi varsa, hepsini yağmur damlalarında harcadığınız için seviyorum sizi.
Kimyasal açıklaması ne olursa olsun, birbirine kavuşan damlalara sevindiğiniz; başkalarının önünü kestiklerinde sinirlendiğiniz için seviyorum sizi.
Camın dibine ilk ulaşanla içinizi kaplayan mutluluk için seviyorum sizi.
Ama en çok da, öyle az buz da diil baya çok, yağmur damlaları gibi küçük şeylerde "hayat" bulup onları fark ettiğiniz için seviyorum sizi.
(Hiç yağmur damlası yarıştırmadıysanız eğer, bundan sonraki ilk yağmuru heyecanla, hevesle bekleyin. Pişman olmazsınız.)
karikatür: Uğur Gürsoy. Uykusuz. 29 Ekim 2008.
30 Ekim 2008 Perşembe
Dinle Çekirge
Wind of Change- Scorpions
Turn The Page- Metallica
Mr. Sandman- Blind Guardian
buraya kadar hiç fermiyum değildi bu şarkı listesi hardcore rock şarkı listesi oldu
olsun üzülmeyin fermiyumluğumu burda belli ediyoruuum
Hitman- Queen
Tell Me What You See- Beatles
Happy Together- Turtles
29 Ekim 2008 Çarşamba
Bize Anlatılmayan Atatürk

28 Ekim 2008 Salı
Ben mi? Evet..

Bir gün çıkıp gideceğim kapıları, evleri, dergileri, hüzünleri bırakarak...
Bir çiçek merhaba diyecek...
Hoşgeldin diyecek dağ...
Orman gülümseyecek...
Ben mi? Evet. Çıkıp gideceğim bir gün...
Tasasız, gözyaşsız, geride birşey bırakmadan ve bir şey beklemeden ilerde...
Sadece yağmur sularından pırıl pırıl bir yürek
Artık kendi kendinin anlamı ve nedeni olan bir yürekle...
Ataol Behramoğlu
Yine de şu iki günün sonunda, herşeye rağmen, keşke sadece yağmur sularından pırıl pırıl bir yüreğe sahip olsaydım. Keşke.
(dipnot: fotoğraflar Jude'a ait. sırtında kocaman bir çantayla, matla ve uyku tulumuyla, dağ taş gezmeyi en çok isteyen o. eminim herkesin içinde bir yerlerde böyle bi istek vardır, ama bu fotoğraflar Jude'u, şiiri ve o özgürlük hissini çok güzel özetliyorlardı ki, daha uygununu bulamadım; resmini koymadığım nice özgür kampçıdan özür dilerim. bu seferlik böyle olsun...)
Let's have a war..
So many opposites,
So many, there's so many, there's so many.
Let's have a war,
So you can go and die,
Let's have a war,
We could all use the money,
Let's have a war,
We need the space,
Let's have a war,
Clean out this place.
It already started in the city,
Suburbia will be just as easy.
Let's have a war,
Jack up the dow jones,
Let's have a war,
It can start in new jersey,
Let's have a war,
Blame it on the middle-class,
Let's have a war,
We're like rats in a cage.
It already started in the city,
Suburbia will be just as easy.
Let's have a war,
Sell the rights to the networks,
Let's have a war,
Let our wallets get fat like last time,
Let's have a war,
Give guns to the queers,
Let's have a war,
The enemy's within.
It already started in the city,
Suburbia will be just as easy.

